27 Haziran 2022, Pazartesi

BEŞİKTAŞ MEDYA GRUP / Resmi Basın Yayın Platformu

Tarih yazmak 

Milletçe pek meraklıyız tarih yazmaya. Siyasetten ekonomiye, spordan magazine tarih yazmadığımız alan yok. Durduk yerde bu böbürlenmeler neden? En küçük başarıları bile dev aynalara yansıtan bu merakın altında ne var? Psikiyatrlara bakarsanız bu tür hastalıklara koydukları tanı aşağılık kompleksi. Biz yine de bu tanıyı üstümüze almasak da, özellikle kimilerinin yakalandığı bu hastalıktan nasıl kurtulabileceğinin çarelerini düşünmeliyiz.
Şimdilerde AKP iktidarı da kendi tarihini yazıyor. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu cumhuriyeti bir kenara koymuş yeni bir tarih yazıyor. Aslında tarih yazmaktan söz açılınca aklıma hep Uruguaylı Yazar ve Tarihçi Eduardo Galeano gelir ve de onun Bülent Kale tarafından dilimize çevrilmiş “Tepetaklak-Tersine Dünya Okulu” kitabı… Okuyanlarınız bilir Galeano bu kitabında emperyalist sistemin halklara yutturmak istediği, hatta dayattığı tarihle yüzleştirir okurlarını. Hak ihlallerinin, adaletsizliğin, sömürünün, din bağnazlığının iktidar güçleri tarafından pek çok ülkede nasıl kullanıldığına çeker dikkatimizi. Gerçekten var olan insanlık tarihini tersinden okuduğunuz zaman yoksulluğun, açlığın, ölümlerin, hastalıkların da nedenlerini kavrayabiliyorsunuz özetle yeniden tarih yazmak lafta kolay ama hayat her zaman kendi tarihini yazıyor. Artılarıyla, eksileriyle. Çünkü gerçek tarih insanın kendisiyle birlikte var ettiği tarihtir. Odağında insanın olmadığı hiçbir tarih inandırıcı değildir.
Siyasi bir iktidarın kendi tarihini yazmaya soyunması ilk değildir. Daha önce de totaliter ülkelerde benzerlerine rastlanmıştır. Örneğin Salazar, Portekiz’i 40 yıl yönetmiş ama sonuçta tarihe sadece üç F’si kalmıştır. Yani futbol, fado, fiesta. Mussolini de İtalya’da kendi tarihini yazmak istemiştir. Ama bugüne kalan sadece İtalya’nın ünlü Cinecitta film stüdyolarıdır. İspanyol Diktatörü Franko, Alman Diktatörü Hitler ise artlarında tarihe yalnızca halkların unutamayacağı büyük bir acı ve zulüm bırakmışlardır. Dolayısıyla demek isterim ki yeniden tarih yazmak gerçekleşmesi zor bir hayalden başka bir şey değildir. Böyle bir tarihle, yalanlarla, saptırmalarla belki az gelişmiş halkları kandırabilirsiniz ama bütün dünya halklarını asla kandıramazsınız.
Ülkemizde yaşanan ekonomik zorluklar, uzun süren salgın hastalıklar, emekçilerin işsizlik ve geçinebilme zorluğu karşısında toplumumuzun bir travma yaşadığı kesin. Bu travmayı hafifleten, sağaltan ögelerden biridir edebiyat. Özelde de her yaraya ilaç olan şiir.
21 Mart ‘Dünya Şiir Günü’ydü. Ben de yazımı bir Şiir İşçisi Metin Eloğlu’nun dizeleriyle bitiriyorum: 

KIRKLAMA
Bu çağa sövsen de uslanmaz
Döve döve gebertsen de
‘Kırkından sonra kim yaşar ki’
Diyor Fiyodor Mihayloviç
Deli mi ne
Hani şu hep kıranta Dostoyevski
***
Şu insanlık halleri!
Var olduğumuz gezegeni anlayabilmek için çokça okuma ve çokça düşünme evrelerinden geçmek gerekiyor. İlk Çağdan günümüze dek bakıldığında canlılar arasında insanın kavgacılıkta, kıskançlıkta ilk sırayı hiçbir canlıya kaptırmadığını fark ediyoruz. İnsan nesli sürekli çatışmalardan beslenen, değil öteki canlılara, kendi nesline bile tahammülsüz bir duruş sergilemiş. İlkel kavimlerden başlayıp topluluklar haline geldikten sonra bile acımasız savaşlarla birbirini yok etme dürtüsü hep devam etmiş. Bugün bir insanlık tarihini yazmaya kalksanız en çok birbirini öldüren insanların da tarihini yazmış olursunuz.
Elbette insanların içinde gezegeni daha yaşanır hale getirmek için uğraş veren, barışçıl, bilgi dağarları dopdolu insanlar da yetişmiş. Aydınlanma döneminin miraslarıdır onlar. Ama şimdilerde teknolojinin tavan yaptığı bir çağı yaşarken, aynı zamanda gezegeni nükleer silahlanmayla yok olmanın eşiğine getiren korku dolu bir serüvenin en heyecanlı yerindeyiz. Milletleri barışçıl bir şekilde bir arada tutmak için kurulmuş Birleşmiş Milletler, Avrupa kültürünü yaşatmak, insan hak ve özgürlüklerini korumak, ülkeler arası iş birliği için kurulmuş Avrupa Birliği ve Batı blokunun silahlı gücü NATO yeni savaşları teşvik eden bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkıyorlar. Ne garip! Öte yandan ABD ile dünya nimetlerini paylaşmakta sürekli anlaşmazlıklar yaşayan Rusya da insanlığa yeni felaketler getirecek savaş tehditlerini her gün biraz daha artırıyor. Kısaca hayvanlardan, ağaçlardan, bitkilerden, doğanın insana bahşettiği güzelliklerden hiçbir haz alamadan geçip gidiyor insan ömrü.
21. yüzyılda tek adamlı totaliter rejimler çoğaldı. Anamal düzeninin başını çeken Amerika Birleşik Devletleri’nde Demokratlar iktidarda. Oysa Demokratların Başkanı Biden Trump’ı aratır bir saldırganlık içinde. Hemen her Amerikan başkanının savaş çıkarmak konusundaki hırsını anlayabilmek mümkün değil. Rusya’da Putin dünyaya yön vermekte kendisinden başka hiç kimsenin ehil olmadığını düşünenlerden. Aralarında Ukrayna’nın da olduğu, Macaristan’ı, Polonya’yı, Azerbaycan’ı Belarus’u saymıyorum bile tek adam yönetimi altındaki ülkeler arasında.
Totaliterlik arttıkça dünya insanının yaşam standartları da giderek sıfırlanıyor. Yoksulluk ve açlık, hatta susuzluk gezegenimizin çığ gibi büyüyen sorunları… Artık huzurun rengi yeşil de dünya kentlerinden bir bir çekiliyor. Beton yığınlarından oluşun çarpık kentleşme hemen hemen bütün ülkelerin olmazsa olmazı. Türkiye de bu aymazlığın içinde. Ağaçları kesiyorlar termik santral kuracağım diye. Dere yataklarını yok ediyorlar. Dünyanın en eski bitkisi zeytin ağaçlarını maden aramaları için yerli yabancı şirketlere peşkeş çekiyorlar. Denizlerimiz denetimsiz fabrikalardan sızan atıklarla hızla kirleniyor. Her gün 200-250 kişinin ölümüyle ailelerin ocaklarını söndüren Covid salgını için artık yurttaşlar ne yapacağını bilemez halde ortalarda dolaşıyor. Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamalara gülmeli mi, ağlamalı mı bilemiyorum. Savaş tamtamları arasında Covid de kim vurduya gitti.
Bu yazı pek içi açıcı olmadı biliyorum. Ama ortada iyi bir durum vardı da ben mi yaz(a)mıyorum. Bertolt Brecht gezegenimizin yüz akı insanlarından biri. Sanatçı, tiyatro yazarı, şair ve bir barış savunucusu. Gelin onun bir şiiriyle sonlayalım bu yazıyı. Brecht’in GELEN SAVAŞ adlı şiirini dilimize Asım Bezirci çevirmiş.
Bu gelen savaş ilk değil.
Çok savaş oldu bundan önce.
Bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene,
bir yanda yenenler vardı.
Yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan.
Yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu.

Yazarın Diğer Yazıları

Makale Yorumları

Makaleye Ait Yorum Bulunmamaktadır.

Yorum Yazın

CAPTCHA security code
Yorum Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yukarı çık