Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü

RÖPORTAJ: Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü

Nıver Lazoğlu’nun ilk romanı Kalbim Turkuaz raflarda yerini aldı. Roman gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor. Altı yaşındaki bir Ermeni kızı, Elazığ’da Türk ailenin evlatlığıdır. 1915 sonrası yaşanan bu hayat hikayesi bir insanlık örneğini ele alıyor.Nıver Lazoğlu’nin ilk romanı Kalbim Turkuaz raflarda yerini aldı. Gerçek bir hayat hikayesini romanına konu eden Nıver Lazoğlu, kendine has üslubuyla dikkat çekiyor. Chiviyazıları Yayınevi’nden çıkan roman 160 sayfadan oluştu.

Gazeteci-yazar Nıver Lazoğlu daha önce bir başka kitapla okurlara ulaşmıştı. Kişisel gelişimle alakalı bir denemeler dizisini NIVER adıyla kitaplaştıran yazar bu kez romanıyla okurlarla buluştu.

Kalbim Turkuaz, öksüz ve yetim küçük bir Ermeni kızının 1915 olaylarıyla başlayan yolculuğunda Elazığ’ın zengin ailelerinden birine evlatlık olarak gitmesiyle süren hayatını ele alıyor.

Roman henüz okurlara ulaşmadan önce Nıver Lazoğlu ile sohbet ettik. Kalbim Turkuaz ve roman sanatına dair Nıver Lazoğlu’nun söylediklerini aşağıda sizlerle paylaşıyoruz. Bu orada pek çok yazarın ilk romanında yayınevleri ile yaşadıkları sıkıntılı süreci Nıver Lazoğlu katbekat yaşayanlardan oldu. Yaşadığı o sıkıntılı sürece de şahitlik ettik.

Kalbim Turkuaz neyi anlatıyor, içinde neler var?

Aslında bu romanda her şey var. Yayınevlerinin bana söyledikleri dikkat çekici şeyler oldu. Mesela bir yayınevi ‘kitabınızı bir masa gibi düşünürsek eğer masada meze var, ana yemek var, tatlı var, içecek var, meyve var. Ama normal şartlarda romanlarda bir masada ya ana yemek olur ya tatlı ya da meyve olur.’ Sözleriyle tanımlamıştı.

Benim için ise bu romanda insan olduğu için ve çıkış noktam da bu olduğu için insana dair her şey var. Umut sevgi dram var. Gülmek ağlamak ama hepsinin özünde en ağır basan nokta olarak sevgi var.

Romanı ne zaman yazdın? Ne kadar sürede yazdın?

Kalbim Turkuaz’ı 2015 yılında yazdım. Toplam bir aylık sürede yazdım. Yazmadan önce herhangi bir kurgu planım olmadı. Yüreğimle yazdım. Bir ayda yazmama ben de şaşırdım. Çoğu yayınevi buna inanamadı. Yazdım ve sayfaları kapattım. Daha sonra herhangi bir yerine dokunmadım. İlk haliyle bıraktım.

Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü
Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü

Romanın konusu nasıl tespit ettin? Nereden aklına geldi?

Yaşanmış bir hikayeyi ele aldım. Basılması için gönderdiğim yayınevlerinden biri ‘bu kitabın yazarı yok’ dedi. Benim hoşuma giden bir tanımlama oldu. Bu hikayeyi ben yaşamadım ve tanıklık etmedim. Babaannem Mayram Lazoğlu ve kitapta görülecek diğer Mayram (Peruz’un kızı Mayram’dan) dinledim bu hikayeyi. Her ikisini de kaybettik, hayatta değiller. Kitabın ilk bölümünü Peruz’un kızı Mayram’a okudum. Hüngür hüngür ağladı. Bana şunu söyledi “seni bilmesem tanımasam, sen de sanki bu olayların içindeymişsin diyeceğim. O kadar iyi yazmış ve anlatmışsın” . Kadıncağız yıllarca bu kitabın çıkmasını istiyordu.

Her iki Maryam da benden bu kitabı yazmamı istedi. Bu hikayeleri zaten dinliyordum ve yazacağım diyordum. Ama yazmada tembellik yaptım. Onlar benden mutlaka yaz artık, diye istekte bulunuyorlardı.

Her iki Maryam da bu hikayenin yazılmasını neden istedi sence?

Her ikisi de kendi hayatlarının başkaları tarafından okunmasını istedi. 100 yıl önceki Anadolu’da bir kadının dik duruşunu görüyoruz. O dönemin coğrafyasında bir kadının hayata tutunuşu var. Romanda bunlar var. Bana göre Türkiye’nin her ölçütte böyle kadınlara ihtiyacı var. Bu örnek bir kadın hikayesi aynı zamanda.

Romanın zaman dilimi hangi tarihleri kapsıyor?

Roman 1915 sonrasında geçiyor. Dikkat edin 1915 sonrası diyorum. Günümüze kadar da ulaşıyor. Giresun’dan yola çıkan anasız babasız Ermeni bir kız çocuğu Elazığ’a yürüyerek geliyor. O dönem yaşanan olaylarda köyünü kasabasını terk edip çıkıyor. Elazığ yetimhanesine alıyorlar. Elazığ’ın en zengin ailelerinden biri 6 yaşındaki bu kızı evlatlık alıyor. Kızın Ermeni olduğunu biliyorlar. Hikayenin doğuş sebebi ve yazmama en büyük etkenlerden biri de budur. Ve şaşkınlık veren bir şey oluyor. Aile Müslüman olmasına rağmen o küçük kızı Ermeni olarak yetiştiriyor. Onu bir Müslüman ya da Türk yapmaya, devşirmeye çalışmıyorlar. Aksine olduğu gibi hangi kültüre aitse o şekilde yetiştirmeye çalışıyorlar. Onun inançlarına her şeyine saygı duyarak yetiştiriyorlar.

İlk kez sana söylüyorum burada… Kitabımın farklı noktalara tartışmalara çekilmesini istemediğim yer vermediğim bir nokta var. O da şudur: O zengin ağa kızın elinden tutup her Pazar kiliseye götürüyor. Çünkü kızın inancına saygı duyuyor. Bu bir insanlık dersidir. İşte o zaman da diyorum ki, gel de bu hikayeyi yazma.

Hikayeyi biliyordun ama uzun süre yazmadın. Yazmak için nasıl harekete geçtin?

Bir yönetmen arkadaşımla ‘film çekmek istiyorum ama konu yok’ diyordu. Ben de ‘bende bu konu var’ dedim, anlattım. Arkadaşım, bu hikayeyi çok eğendi ve bunun filmini çekmek istedi. Yazılı olarak okumak istiyorum, dedi. Bunun üzerine yazmaya başladım bir ayda da bitirdim. Kitabı okudu. Senaryosu lazım, dedi. Oturdum senaryoyu yazdım. Yapım firmalarından teklif geldi. Ancak benim arzum önce kitap olsun. Sonra filme çekilsin. Bu nedenle kitabı basmak önemliydi.

Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü
Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü

Romanın ruhundan söz edebilir misin biraz? Seninle olan gönül bağından…

Kalbim Turkuaz, 1915 olaylarının tarihsel içeriğiyle alakalı bir roman değil. İnsana dair bir roman. Ben Mevlana öğretisiyle yol alan birisiyim. Bir olmak önemli. Öteki beriki şu bu siyah, beyaz, kırmızı, yeşil, mor olmaksızın, bir olmak olgusunu yaşarım. Tam anlamıyla da bunu anlatmak istedim. Kadın erkek değil, insan olmak önemli. Dünyanın başka bir noktasındaki kişi de okusa bu romanı kendini bulacaktır.

O dönemde tanıklık etmiş insanların anlattıklarını güne taşıdım. Aşk var. Ama bu bir klasik aşk romanı değil. Okur ne olduğunu daha iyi anlayacaktır.

Kurguya önem verdim. Okurken şaşkınlığa düşecekler. Okuru şaşırtmayı seviyorum. Finalini gördüğüm bir filmi izlemek istemem. Finalini hissettiğim romanı da okumak istemem. Bu nedenle okuru şaşkınlığa düşürecek bir kurgu ile yazdım.

Nasıl yazdın? Yazma disiplinin nasıl oluştu?

Doğrusu romanı yazmak için saatlerce her gün dur durak bilmeden oturup bir mesai harcamadım. Geceleri çok uyuyan bir kadın değilim. Nerede olursa olsun aklıma geldiğinde, hikaye bana aktığında yazdım. Çoğunlukla gece yazdım. Ama mekan önemli değil nerede geldiyse hikaye bana orada yazdım. O geldikçe yazdım.

Kağıt kalem çok sevmeme rağmen, hızlı klavye kullandığım için bilgisayarda yazdım.

Çok edebiyat yapmama rağmen, burada hikayeyi yalın kılmak adına edebiyat yapmaktan kaçındım. Bol bol yerel dil ve şive var. Eğlenceli bir dil ve konuşma örnekleri okuyacak okur. Şive ile edebiyat yapmak zordur. Bunu yapmaya çalıştım.

Bu hikayeyi teyid etmek için ve romanı daha da güçlendirmek için evrak belge taraması yaptın mı?

İhtiyacım olmadı. Çünkü kitapta babaannem de var dedem de var amcam da var. Ailem var. Hikayeyi yaşamış kişilerle görüştüğüm, onlardan dinledim. Bu romanda, bir tarihsel yaşantıya tanıklık veya o yaşantıya mercek tutma hali var.

Bu romanı bir türlü bastıramadın. Zor zamanlar yaşadın. Neler oldu?

Bu konu da ayrı bir kitap aslında. Kitabı yazdıktan sonra yaşadıklarım gerçekten can sıkıcıydı. Kitabı yazdıktan sonra SWOT analizi yaptım. Yani kitabın güçlü-zayıf, avantajlı-dezavantajlı değerlendirmesini yaptım. SWOT analizi, ben halkla ilişkiler mesleğini yapan biriyim aynı zamanda. SWOT analizi bizim işimizin en önemli ayaklarındandır. Kitapta da bunu yaptım. Yazdıklarımı çok kitap okuyan birine, hiç kitap okumayan birine, Doğu Anadolu’dan birine, Amerika’da yaşayan birine gibi farklı kesimden kişilere gönderdim, okuttum. Yalın eleştiriler aldım. Bunun ardından yayınevlerine gitmeye başladım. Bu kitabı okuyan ilk kişilerden biri de sensin.

Genel anlamda gelen tepkiler, ‘okumadım yaşadım, su gibi aktı’ şeklindeydi. Güzel tepkiler geldi.

Sonra yayınevine gönderme aşaması başladı. Büyük yayınevlerine gönderdim. Bütün yayınevlerinden hiç bir tanesi ‘kitabı beğenmedik’ demedi. ‘Bu olmamış’ demediler. Hepsinin söylediği ‘Bu kitap mutlaka basılmalı. Ama biz basamayız.’

Bir yayınevi şöyle dedi “Farklı bir tarzın var. Sağlam bir romancısın. Edebiyatı çok güzel kullanıyorsun. Sağlam bir öykü.” dediler. Bütün bu süreç içerisinde çok büyük bir sorguya girdim. Olmamış, deselerdi anlardım. Ama hiç biri bunu böyle söylemedi. Bir türlü basmak istemediler. Gittiğim ve bu kitabı basmayan iki de Ermeni yayınevi var.

Bu kitap bana vazgeçmemeyi sabretmeyi, kendime ve kalemime güvenmeyi öğretti. Yeni yazacaklara da bu ders olsun. Pes etmek yok. Yazdıysan bastıracaksın. Ben her yayınevinden gelen olumsuz cevaplarda her seferinde bir kere daha denedim, diğerine gittim.

Yayınevlerinden gelen olumsuz haberler sonunda bir nekahat dönemine girdim. Bir gün gazeteci dostum Cengiz Kahraman, “Senin kitap ne oldu?” diye sordu. Onun aracılığı ile Chiviyayınları ile tanıştım. Ve kitabım burada basıldı.

İyi bir okur musun?

Evet, iyi bir okurum diyebilirim. Okumasaydım yazamazdım. İyi bir okur olmasaydım yazamazdım. Herkes şu anda kendini yazar olarak ortaya koyuyor. Sosyal medya kendine böyle bir zemin yarattı. Herkes yazdığını sanıyor. Ama okumayan yazamaz. Okumuyorlar. Benim bir yazar atölyem var. Buraya gelip de Yaşar Kemal ile tanışmamış, okumamış olanlara rastladım. Önce okumayı öğretiyorum burada. Okumayan insan yazamaz.

Ancak yazdığım dönemde okumaktan vazgeçerim. Çünkü beyin büyük bir hırsızdır. Farkında olmadan okuduklarımın etkisinde kalmamak, çalmamak için okumam. Benim yazdığım da hiç kimseye benzemiyor. Hiç bir yazara benzemiyor kalemim.

Karakter yaratmak için bir yöntemin yolun var mı?

Senaryo da yazan biriyim. Kısa filmlerim oldu. Film izlemeye de severim? Karakter yaratmak bir yazar için en zor olandır. Çok kişiyi derin okurum. Hayatımdaki herkesi. Yolda gördüğüm herkesi. Derin okurum. Şimdi okuduğum bir kişiyi hayal ölçütünde kurgulamak kolay. Hayatın içinde birebir var olan kaleme almak o insanı yazmak çok zor. Hayal ürüne her şeyi giydirirsin. Her şeyi yaptırırsın. Ama var olan bir gerçek kişiye her şeyi giydiremezsin, onunla özgürce oynayamazsın. Yanlış bir şey yaptığın düşünürsün, hata yapmamaya çalışırsın. Bu da yazarı kısıtlar ve zorlar. Çünkü senden hesap sorar. Ancak hayali bir kişi senden hesap soramaz.

Romanında sanki şiirsel bir dil var. Şiir yazıyor musun?

Pariyazarlar.com adlı sitem var. Orada yazılar yazıyorum hayata ve sevgiye dair. Bu yazıları okuyan kimi dostlarım ‘Nıver senin şiirini çok beğendim’ diyorlardı. Beni en ‘rahatsız’ eden bir cümle bu. Çünkü ben hayatım boyunca hiç şiir yazmadım, yazamadım. Ama bu arada büyük şairleri de okumayı çok severim. Onlar, kelimelerle müthiş oynuyorlar. Hayatta hiç bir şeyi kıskanmadım kelimeler dışında. Fakat kendiliğinden, kendi içinde yazımın bir melodisi var. bu melodiyi de kulak şiire endeksliyor. Ama bu ne bir şiir kalıbına ne de tarzına uymuyor. Ben düz yazı yazıyorum. Ama demek ki farklı bir tarzım ve kalemim var. Bunu da şuna bağlayacağım yanlış anlaşılmaktan korkarak, ben iyi bir edebiyat okuruyum. İyi bir edebiyatçı da zaten benim yazdığımın şiir olmadığını bilir. Melodisi var yazdıklarımın. Duyguyu çok yoğun yaşadığım için kelimeleri de aynı yoğunlukta dışa vuruyorum.

Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü
Kalbim Turkuaz örnek bir insanlık öyküsü

Kalbim Turkuaz’ın arka kapağındaki tanıtım yazısı:

GÖNÜL TELİNİN SIZISI

Kadın olarak yaşamak, azınlık olmak. Bütün bunların ötesinde iklimi, coğrafyası da çetin şartlar taşıyan doğuda var olmak.
Yaşamın tüm menfiliklerine rağmen ayakta dimdik duran bir kadının gerçek hayat öyküsü.
Turkuaz, yani Firuze, yani Peruz’un hüzün kaplı yüreğinin yarına yürüyüşünde dünlerin Anadolu’sundaki renkler coşkun bir dille güne ulaşıyor. Bu toprakların kadim Ermeni halkına sıcak bir bakışla, gizli kalmış sevdanın gönül telindeki sızısı bir yönetmenin gözünden resmediliyor adeta.
Yazar okurunu dönemin diliyle, yerel şivesiyle, yaşam kültürüyle merak dolu soruların cevaplarını aramak için farklı bir yolculuğa çıkarıyor. Yazarın kendi köklerinden bulup romanlaştırdığı bu hikâye aynı topraklarda yaşayanların kardeşliğini ve iç içe geçmişliğini de ortaya koyuyor…

Pişmanlık…
Hiç tükenmeyen umut
Ve kaderin ağır yükü…
Nedir yaşanılan…
Kimbilir ki…
Belki de en bilinendir…

Kaynak: 724kultursanat

Sadece paylaşmak için...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+

2 Yorum

  1. Kinar papazian

    Super

  2. Bir solukta okudum… Bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*