Ergün Demir’le; Buenos Aires'te, Av 9 De Julio’da, hayatının sanat dönemecindeki en önemli duraklarının birinde buluştuk

AKTÜEL: ‘Sanatını göster, hangi milletten olduğunu söyleyeyim’

“Bir yaşam biçimidir tiyatro. Bu yaşam yolculuğunun her adımı, her durağı sanata, hayata çıkar. Biz de bu sebeple çocukluğundan beri tiyatroyla nefes alan, tiyatroyla yatıp kalkan oyuncu Ergün Demir’le; Buenos Aires’te, Av 9 De Julio’da, hayatının sanat dönemecindeki en önemli duraklarının birinde buluştuk ve işte şehrin en büyük tiyatrolarından biri olan Teatro Colon’a giden yol süresince konuştuklarımız… ”

MELİKE BİRGÖLGE
BİR SANATÇI HAYATI BOYUNCA BEŞ YAŞINDADIR!

On aydır bulunduğunuz tangonun anavatanında yedi ay boyunca her hafta canlı yayında sergilediğiniz dans performansları, son iki aydır rol aldığınız tiyatro oyunu ve Güney Amerika’da size gösterilen yoğun ilgi sanatın yeşil pasaport olduğunun en güzel belgesi. Bu belgeyi bundan sonrası için hangi işlerde ya da neler yaparak taçlandırıp çerçeveletmek istiyorsunuz?

Bir sanatçı ne kadar iktidardan memnun kalmasa da muhalif de olsa, bir güç var; o güç de ilham gücüdür, yani ufuk yaratma gücüdür, Medeniyetler bazı yerlerde bu kadar gelişmişlerse bunu sanatçılara borçludurlar. Çünkü sanatçının hayal gücü vardır. Bir sanatçının en büyük özelliği, içindeki çocuğun, ruh olarak diyorum tabii, bir türlü yaşlanmıyor olmasıdır. Bir sanatçı hayatı boyunca beş yaşındadır. Dolayısıyla beş yaşındaki çocuk nasıl sınır tanımazsa, bir sanatçı da sınır tanımaz, hayaller konusunda sınır tanımaz; Küçük Prens’in anlattığı gibi. Dolayısıyla neyle taçlandırmak neyle çerçeveletmek isterim? Arjantin’de mesela istediğim şekilde bir sinema filmiyle Oscar’a doğru giden yolculukta ciddi bir adım atabilirsem alabileceğim bir ödülün daha güzel, daha eşit bir dünyada yaşamamızı sağlayacak şekilde sözümün – itibarımın bir değeri olursa, onun bu dava için kullanılmasını çok çok isterim; Arjantin’de, Türkiye’de veya daha geniş bir çapta.
TİYATRO DEYİNCE İNSANLAR HAVAYA ZIPLAMIYOR!
Mustafa Kemal Atatürk “Tiyatro bir ülkenin kültürel gelişmişliğinin aynasıdır” diyor. Günümüzde aynada daha iyi görünmek, ülkemizi daha iyi tanıtmak yerine neden kırmayı tercih ediyorlar? Nedir aynada görmekten bu kadar korktukları?
Atatürk’ten önce birçok kişi de söyledi bunu. Örneğin Sophocles de… 4000 sene önce de tiyatro yapılıyordu. Türkiye’de, 100 yıl önce Muhsin Ertuğrul da… Türkiye’de daha düne kadar tiyatrocuların şahitliği kabul edilmiyordu. Bu, bence biraz dinin getirdiği, veyahut da bizim ülkemizin, Müslüman aleminin tiyatroyu kendi pencerelerinden kendilerince yapmış oldukları yorum ve saptırmalardan dolayı… Toplumumuzda tiyatro, amiyane bir üslupla şeytanvari bir sanat aracı olarak görüldüğünün altını çizmek isterim. Çoğu yerde, çoğu yörede böyle, büyük şehirler dışında. Tiyatro deyince insanlar havaya zıplamıyor. Böyle bir gerçek var.

Kitle kültürü denen bir şey, bunun sebeplerinden biri diyebilir miyiz?
Kesinlikle! Kitle kültürü artık dünyanın her yerinde de biraz böyle. Düşünen, düşünmeye zorlayan, düşünceleriyle karınca yuvasına tekme atmaya meyilli olan sanat araçları, kalkınmış ülkelerin haricinde halı altına süpürülmüş bir sanat aracı yani. Bunu böyle görmek lazım. Çünkü siz ne zaman düşünmeye meyilli bir toplum yaratırsanız sizleri yöneten insanlar için bir tehdit unsuru oluyorsunuz. Küçük Prens’i okuduğumuzda gördük, kimlerle karşılaşıyor; cimriyle, iktidar sahibiyle, açgözlüyle… Açgözlü “Ben şu şu şu yıldızlara sahibim” diyor. Küçük Prens “O yıldızlar seninse ne yapabilirsin’ diyor. Yani onlara erişemedikten sonra… Ya da Küçük Prens merak ediyor, soruyor sarhoşa “Ne için içiyorsun” diyor. Övünene soruyor ‘Niye kendini bu kadar övüyorsun’ diyor. Bunların hepsi toplumumuzun birer sansürcüleri. İktidar sahibi olmak isteyene soruyor, “Niye bu kadar iktidar sahibi olmak istiyorsun” 10 yaşındaki çocuk soruyor bunu. 9- 10 yaşındaki çocuk bu kitabı okuduğu zaman merak ediyor, düşünüyor ve bir duyarlılık oluşmaya başlıyor. Ve soruyor, sormaya başlıyor.
YOL BU, YÜRÜYECEKSİN KAFANI KALDIRMADAN!
Tıpkı tiyatro gibi… Tiyatro da soruyor, sorduruyor.
Tiyatro, oyunculuk, felsefe demek. Felsefenin ana kuralı, altın kuralı düşünmek! Ve dolayısıyla düşündüğünüzde en önemli kelime olarak ‘Neden’ diye sorarsınız. Neden kelimesi insanları rahatsız ediyor. Duymak istemiyorlar. ‘Yol bu kardeşim, yürüyeceksin kafanı kaldırmadan!’ Tiyatro da bize bunu gösteriyor. Tiyatro, dünyayı bize olduğundan daha gerçek bir biçimde anlatmak için var. İkinci Dünya Savaşı’nda Fransızların işbirlikçi politikalarını eleştirmek için mesela Eugene Ionesco, çok önemli başyapıtlar yazdı. Gergedan mesela. Gergedan dediğimiz bir hayvan hikayesi değil, Gergedan, Demokrasi ve Evrensel İnsan Hakları Bildirgesini ortaya çıkaran, devrimden sonra, 1789 İhtilalinden sonra bir toplum nasıl olur da Nazi Rejimine boyun eğer, Adolf Hitler’e köpeklik yapmak adına? Yahudi çocukları toplayıp Almanlara teslim etmiştir. Nasıl olur da topluca bir medeniyet yavaş yavaş korku, korkudan sonra da Stockholm sendromuyla nasıl olur da zalimce davrananlara birden teslim olup nasıl onlarla işbirliğine girebilir? Bunu sorguluyor. Tiyatro, sorgulayan bir alan. Sorgulamak insanları rahatsız edebilir. O yüzden bu araçları ne kadar susturursak o kadar rahat oluruz diye düşünüyorlar!

BATI ÜLKELERİ, SANATI SİYASİ ARAÇ OLARAK KULLANIYOR!

Batıda ise tam tersi…
Her şeyden önce Batılı ülkeler sanatı siyasi bir araç olarak, dünyada vitrin olarak kullanıyorlar. Bizse bunun hâlâ farkında değiliz. Çok üzülüyorum. Kısa bir örnek: İngiltere’de kaç adet petrol kuyusu var? Oysa ‘BP’ dünyanın dev İngiliz petrol şirketi, nasıl oluyor bu iş? Peki İngiltere dediğinizde akla ne gelir? Benim aklıma sömürdükleri petrol kuyuları değil Shakespeare geliyor. Aynı egzersizi ikinci vatanım Fransa’yla yapalım. Kaç petrol kuyusu Fransa’da? Yok. Peki nasıl olur da ‘Total Fina’ şirketi bir dünya petrol canavarı olur? Fransa deyince akla moda gelir, sinemayı yaratan ‘Lumiere Kardeşler’, sayısız edebiyat Nobel ödüllü yazarları, düşünürleri, şatoları gelir, kısacası kültürleri. O kültürlerin sayesinde bazen kendi halklarının dahi tasvip etmedikleri siyasi hamlelerinin getirdiği acıları anestezi altına alabiliyorlar.

‘Sanatını göster, hangi milletten olduğunu söyleyeyim’ noktasına geliyor olay.

Katılıyorum. Kalkınmış ülkelere baktığımızda entelektüeller, yazarlar, sanatçılar bulundukları dönemlerinin bir adım önünden giderler. ‘Avant-garde’ (öncü) ve ‘vizyoner’ olurlar. Siyasiler, kafilenin arkasından takip ederler ve bu pejoratif (küçümseyici) değildir. Meclis ise sokağın istediği yasaları noter gibi tasdikler. Fransa’da önemli adımların, sosyal eşitliğinin ve modernleşmelerinin, özgürlüklerinin, halkın önünde aydınların, sanatçıların imzası vardır. Avrupa Birliği’nin, yazar Victor Hugo’ya olan borcunu biliyor musunuz? Genç bir demokrasi olmamız; sanatçılardan, düşünürlerden korkmamız için meşru bir sebep değildir.
“Türk olarak, Avrupa’da Amerika’da sinema yapmak zor” diyorsunuz. Neden zor peki?

Orijinal bir argüman olmayacak ama… Çünkü Türk’sünüz. Çünkü ormanı gizleyen ağaç haline dönüşmüş ‘Geceyarısı Ekspresi’ filminin silemediğimiz baskıcı lekesi toplumsal mantalitelerde filizlenmesine engel olamamışız. Çünkü Ermeni azınlığının güçlü lobisi, çünkü Türkofobi bir yönetim, çünkü Türkiye’den gelip geçen hiç bir yönetim, ülkesini dünyaya doğru dürüst lanse etmemesinden dolayı bizleri hâlâ kelle uçuran toplum olarak sanmalarına, dalga geçmelerine imkan tanınması, göbek dansın ile özetlenebilecek kadar dar kültürümüz olduğunu düşünmelerine sebep olmuştur. Listeyi daha da uzatmak mümkün.

Türklerin yurtdışında oyunculuk yapamamasının sebepleri; kültürel, siyasi, ekonomik nedenlerinin yanında asıl etkili olan Türkiye’nin yanlış tanıtılması ve Ermeni lobisinin etkisi çok hissediliyor maalesef!

En çok üzücü olan ne biliyor musunuz? Dünyanın en çok misafirperver ülkesinden biri Fransa. Dünyanın neresine giderseniz gidin, başı belada olan Fransa’ya sarılır ve Fransa da kucağını o vatandaşa kucak açar. 88 – 98 yıllar arasında Versailles – Chartres Adalet saraylarında yeminli tercüman olarak çağrılırdım zaman zaman. Türkiye’den kaçmış bazı vatandaşlarımız ellerine, kollarına hafif jilet izleri ile iltica statüsünü elde ettiğine şahit oldum. Oysa asıl niyetleri işçi olmaktı. İşin paradoksu da burada başlıyor. Halk bazında bize karşı sempatileri yok.

SANATÇILAR, SİYASETÇİLERİ KORKUTAN VARLIKLAR!

“Sanat yeşil pasaport gibidir” diyorsunuz. Peki ülkemizde bu pasaportun değerinin yeteri kadar bilinmemesini neye bağlıyorsunuz?

Sanatçılar; kitleleri peşinden sürükleyebilen, tabuları kırabilen ezber bozabilen bir hür elektrondur. Ve maalesef siyasetçileri tüm bu nedenlerden dolayı korkutan varlıklardır. İyi bir sanatçı vizyonerdir, geleceği görür. Hayallerinin haritasını hudutlarını öteleyebilir, çizer, siler ve tekrar karalar. Her şeyi daha büyük ölçeklerde düşünür. Ülkemizde sanatçıların bu anlamda sürüden sıyrılma gayretleri tehdit olarak algılanabiliyor ne yazık ki!

GLOBALLEŞEN DÜNYADA KÜLTÜR DÜZEYİ BİR ÜLKENİN VİTRİNİDİR!

Türkiye, kendini doğru anlatmak adına ciddi bir devlet politikası oluşturamıyor. Neden?
Umursamıyor da ondan… Dünyaya açılmalıyız, korkusuz, kuşkusuz, hesaplamadan, satranç oynamadan. Fransa’da ‘Exception Culturelle’ var.
‘Exception Culturelle’ yani kültürel istisna…

Evet… Kısa bir hatırlatma ile 1959 dönemin Kültür Bakanı André Malraux’ın yürürlüğe koyduğu bir Fransız geleneğidir. Tüm sanat alanlarında inanılmaz destekler sayesinde dünyada referans ülke haline gelmiştir Fransa. ‘Cannes Film festivali’ bunun meyvesi. Örnek, tiyatro biletlerinin bir kısmı yazarlara, çevirmenlere gider. Sinema biletlerinden elde edilen gelirlerin, televizyon kanallarının vergilerinin bir kısmı otomatik olarak sinema sektörüne, yapımların sübvansiyonlarına aktarılır. Globalleşen dünyamızda kültür bir ülkenin vitrinidir. Amerika’nın tekdüze kültür saldırısına karşı Avrupa ve önderleri Fransızların daha çeşitli bir kültür dilinin mücadelesi kalıcı kılmasını bu desteğin sayesinde amansız bir şekilde sürdürmekte. Tüm sinema tarihinin en önemli 100 başyapıtın 19’unun Fransız olması bu sistemin meyvesidir.
SAMİMİ BİR YALANCIYIM!
Oyunculuk, sizin için bir meslek değil adeta yaşam biçimi. Bunu çok rahat görebiliyoruz. Avrupa, Amerika… Dünyanın neresine gittiyseniz, tiyatroda rol almanız bunun göstergesi…

Ukalalık olarak algılanmasın lütfen. Ben oyuncu doğdum. Bununla övünmüyorum. Bu bir olgu. Afrika’da açlıktan, hastalıkta ölen çocukları kurtaran kahraman bir doktor olmak da beni çok mutlu ederdi, adaleti hatırlatan bir avukat, yer çekimini yenen uçak pilotu olmak beni huzursuz etmezdi. Jean Darnel Hocam bir gün bana diğer talebelerin yanında şöyle seslendi. Hayatım boyunca aldığım en büyük nasihat: “Ergün, sen annenin karnında sanatçıydın, başrolleri oynamaya mahkümsun! Bu bir kompliman değil, bir uyarı! Şunu unutma, bir karakterin ruhunu kazırken yolunu kaybettiğinde; on katlı bir binanın, son katının odasının kapısının kulpunu rengini düşünmeden önce altyapıya, temellere geri dön”. Provalar sırasında hayat verdiğim karakteri ararken bu yolculuğa geri dönüyorum. Nerden geldiğimi hatırlıyorum. Oyunculuk bir seyahat, hiç ayak basmadığımız diyarlar… Rollerimde samimi bir yalancı olduğumu asla unutmam.
ILIK SULARDA YÜZMEYİ SEVMEM!

On yıl kaldığınız Türkiye öncesinde, Fransa’da tiyatroda 16 sene boyunca; Treplev, Creon, Hamlet, Macbeth, Neron, Sifare, Antiochus gibi rolleri oynamış bir oyuncu olarak, canlandıracağınız karakterin dünyasına yolculuğa çıktığınızda onun hislerinde kendini bulma yolculuğu diyebilir miyiz?

Aynen öyle… Oyunculuk hissiyat diyarı. Hissedemediğini yapamazsın, yapamadığında da suratının ortasındaki burnun gibi belirir. Hikayenin yer aldığı tarihi dönemin, sosyal ekonomik şartlarının empoze ettiği bir duruş vardır. 20’li yaşlarımda hep bana zıt, 180 derece ters olan her türlü karakterleri oynamak istemişimdir. Değişmedim. Bir şizofren, kör, esrarkeş, sıkıntıları mesaj taşıyan ve bunu ifade ederken kendisinden pay veren ruhlar bana heyecan veriyor. Ilık sularda yüzmeyi sevmem sahnede. Hayatın sıkıcı zincirlerinden hep kurtulmak istemişimdir. Ilık duygulardan, ölümden kaçmak gibi bir ruh halindeyim bugün hâlâ.

CÜMLELERİ EZBERLEMEK OYUNCULUK DEĞİL!
Oyunculuğun hangi altın kuralları, doğru işlenirse, oyuncunun elmas gibi ışıldaması kaçınılmaz olur?
Kendi gibi olursa, taklitten uzak kalırsa, çözümün kendinde olduğunu bilirse, kelimelere gereğinden fazla önem vermezse, hissederse, özen gösterirse işte o zaman… Kelimelerle oynamaları tehlikeli ve kötü sonuç ortaya çıkarır. Bir öğrencim bana bir gün şunu söyledi “Hocam, bana bir senaryo ve metin verin gerisini bana bırakın.” İşte bu benim hoşuma gitmiyor. Bakın Shakespeare ‘To be or not to be…’ yazmış asırlar önce ve mürekkebi kurumuş. Bunu değiştiremezsiniz. Önemli olan kelimeler arası Hamlet’in anlattıkları, hissettikleri, çatışmaları… Sıcak çay dilinizi yakar. İngiliz ‘fuck!’ der, Fransız ‘merde!’ Türk ‘lanet olsun!’ ve surat asar. Ekranda sesi kestiğinizde ne görürsünüz? Mutsuz bir insan! Oyunculuk böyle bir şey.

OYUNCU, ESERİN ÖNÜNDE SİLİNMELİ!
Oyuncu, canlandırdığı rolle ışıldar. Aslında farklı biridir oynadığı, yok etmiştir kendini, başkası olmuştur. Kimliğini unutup başka kişiliğe inanarak bürünürse başarı oranı o ölçüde artıyor sanırım?
Aynen dediğiniz gibi… Oyunculuk, size yabancı olan, ölmüş ya da yaşayan yazarın, senaristin, şairin, size yabancı olan bir karakterin vasıtasıyla yine size yabancı olan bir seyirci kitlesine mesaj ulaştırmakla verilen bir teslimiyet sanatıdır. Sahneye çıkan oyuncu, söz konusu eserin önünde tamamen silinmeli. İlk planlarda siz varsınız elbet, siluet size ait. Ancak geçen her sahneden itibaren taşı yontarak, lüzumsuzları ayıklayarak, yok ederek, kendinizi gölgeleyerek, adım adım size tamamen yabancı bir misafir ağırlamalısınız içinizde. Bu sebeple karakterime hayat verirken kendimi vestiyerde bırakırım. Oyunculuk bir arkeoloji kazısı gibidir aslında. Oyunculuk bir ömür davası, arkeoloji kazısıyla kıyaslarım hep, çok ararsın, az bulursun. Ama aramak ve meydan okumak hoşuma gidiyor. Ben bu anlamda yönetmenimizi sürekli rahatsız ederim. Binbir Gece dizisinde de mesela senaristimize “Yıldız Hanım, mürekkebiniz kurumuş olsa da eserinizdeki adamı görebiliyor musunuz?” diye sormuştum. Kudret Sabancı her plandan sonra şu sorumdan sıkılmıştır: “Oldu mu?”
“ALIN TERİ DEĞİL BEYİN TERİ VERMELİYİZ!”

Türkiye – Avrupa – Amerika… Üç kıtada da sanatı birebir yaşadığınız için bu sorum. Baktığınızda nasıl bir tablo…

Dünya artık bir köy. Fransız bankaları gece, halk uyurken, tretmanlarını Hindistanlılara yaptırıyorlar. Bu şu demek oluyor; rekabet her sektörde, her alanda dünyanın her köşesi ile her bucağında. Avrupa Birliği’ne mutlaka ama mutlaka girmeliyiz. Ülkemiz için şart. Dürüst olalım, buna henüz hazır değiliz. Çok çalışmalıyız. Yurt dışına alın teri değil beyin teri vermeliyiz. Uydularımızı kim gönderiyor? Kimin uçağına biniyoruz? Kimin telefonlarını kullanıyoruz? Kendimizi düşmanlara karşı kimin silahları ile koruyoruz, vs vs… İlkokul son sınıftan itibaren kaliteli bir yabancı dil eğitimi almamız şart. Eğitim, eğitim ve yine eğitim…
KÜLTÜR BAKANI VE TURİZM BAKANI İKİ AYRI MAKAMA AYRILMALI!

Eğitim demişken… Devlet bu konuda neler yapmalı?

Ülkemizin menfaati için Kültür Bakanı ve Turizm Bakanı iki ayrı makama ayrılmalı. Bu iki ayrı mesleği tek bir insanın en iyi şekilde yürütmesi imkansız. Bunun yanı sıra bütçemizin minimum 100’de 1’ini Kültür Bakanlığına ayırmalıyız. Başka bir deyişle hükümetin kasasına giren her 100 TL’nin 1 TL’sini kültürümüze yatırmalıyız. Bu paranın bir kısmını özel tiyatrolara sübvansiyon sağlayarak, biletlerin fiyatlarını indirilmesini sağlayarak uygun bir fiyat ve rekabet politikası oluşturmalıyız. Özel ya da devlet hepsi bizim tiyatrolarımız.

Tiyatro hayatı ve bizi bize anlatıyor ama pahalı bir sanat dalı…

Tiyatro çok pahalı bir sanat, evet. Dünyaca ünlü modacı Pierre Cardin, Paris’te adını taşıyan bir tiyatroya sahip. Bir basın toplantısı sırasında gazetecilere sorar. ‘Tiyatroda milyarder olmak için ne yapılmalı?’ diye. Herkes birbirine bakar. Cevap gelmeyince ‘Milyarder olmakla başlayarak’ diye cevap verir ünlü modacı. Herkes kahkahayı basar ama gerçek bu. Pahalı ama hayati bir sanat tiyatro.

EDEBİYAT ÖĞRETMENİ, SHAKESPEARE’İN KİM OLDUĞUNU SORDU!

Daha çok daha çok kişiyi tiyatro salonlarına çekmek için neler yapılmalı?

Mevcut tiyatroları yıkmayarak! Her şeyden evvel iyi bir oyun, iyi oyuncular, iyi yönetmenler ile oluşur. Bu olmazsa olmazların ilkidir. Sonra bilinçli bir seyirci kitlesi oluşturmak, yaratmak şart. Neyi izlediğini bilen tadını çıkarabilecek seyirciler. Örneğin ‘Figaro’nun Düğünü’ nedir? Nerde ne için gülünür? O farkındalığı yaratmak için anlattığım şeyleri tekrarlayacağım. Eğitim, eğitim, eğitim… 2006 yılında, askerliğimi Burdur’da yaptığım dönemde yemek sırasında bir asker arkadaşa soruyorum mesleğini. ‘Lisede edebiyat öğretmeniyim’ cevabını veriyor. Bakın ‘Lisede’ diyor. Heyecanla en son oynadığım Shakespeare eserinden söz edip talebelerine okutup okutmadığını soruyorum İngiliz şairini. Shakespeare’in kim olduğunu sorunca, hangi takımı tuttuğunu sordum! İlkokullarda, ortaokullarda tiyatro sınıflarını kurmakla işe başlanabilir.
TİYATRO, GENEL KÜLTÜRSÜZ İZLEYEMEYECEĞİNİZ BİR SANAT DALIDIR!
Sinema filmleri ve televizyon dizilerinden aşina olan izleyici ile tiyatro izleyicisi arasındaki reaksiyon ya da bakış açısı – farklılıklar konusundaki bariz uçurum neden bu kadar fazla?
Tiyatro; emek – donanım gerektiren, genel kültürsüz izleyemeyeceğiniz bir sanat dalıdır. Elizabethan Tiyatroyu, İonesco’yu, Racine’i, Goldoni’yı bilmiyorsanız neyi alkışladığınızı anlayamazsınız. Tekrarı olmayan bir an, yaşama ziyafeti ve şahitlik imtiyazıdır. Bu anlamda tiyatroyu tek geçerim. Buna karşın çoğu Türk dizilerini bulaşık yıkayarak izleyebilirseniz, bir bölüm kaçırsanız dahi genel manzaradan bir şey ıskalamış olmazsınız. Günümüz sinemasında ise, efektler, greenbox, dublör vs teknikler sayesinde inanılmaz şeyler gerçekleştirebiliyorsunuz. Seyirciler işin bu mutfak kısmına daha hakim ve bu yüzden daha müşkülpesent oluyorlar. Ama her ne dalda mücadele ediyor olsanız olun, alkış elde etmek bir başarı sembolüdür. Kimsenin alkışı diğerinden daha kutsal değildir.
TUTKUNUN YOL AÇTIĞI SABIRSIZLIĞIN İÇİNDEKİ SABRI ARA VE BUL!
Alkış, emek, eğitim, iç içe geçen başarı halkalarından sadece üçü. Türkiye’de verdiğiniz doğaçlama derslerinize seyirci olarak katıldım. Sizi sahnede ‘Figaro’nun Düğünü’ ve ‘Pir Sultan Abdal’ oyunlarında izleme fırsatım da oldu. Disiplin ve tutkunun yaptığınız işlerde ön planda olduğunu biliyorum. Bunlar da doğal olarak başarıyı getiriyor. Disiplin ve tutkunun yanı sıra başarı çiçeklerinin açması için başka hangi tohumları ekmek gerekiyor?
Sabır. Jean – Pierre Vincent ile beraber çalışırken bir sahnede tıkandım kaldım. ‘Ergün, gerekli olan tutkunun yol açtığı sabırsızlığın içindeki sabrı ara ve bul!’ derdi. Yılmadan çalışmak ve beklemek. O beklenen an gelince hazır olmak.
‘Binbir Gece’ dizisinden tanıdığımız Ali Kemal’e hayat veren Ergün Demir’i tanıyalım şimdi de. 1969’da Giresun’da doğmuşsunuz ve 1972’te ailece Fransa’ya gitmişsiniz. Yaşıtınız olan çocuklar oyun oynarken siz kitaplar okuyor, şiirler yazıyorsunuz. Tiyatronun ne olduğunu bile bilmediğiniz o küçük yaşlarınızda sanata duyduğunuz bu merak nerden geliyor?

Farklı bir çocuktum. Dikkatinizi çekiyorum; daha iyiydim demiyorum, farklıydım. Sürüyü, akıntıyı, kitleyi takip etmezdim, bu yüzden de tecrit edilirdim de zaman zaman. Yazardım, resim çizerdim, meraklıydım. Ormana gider yürür bugünlerinin simasını eskizlerdim. Gelecekte yaşardım. Şimdiki zamanı uzun bir atlayışla geride bırakmak isterdim. Herkesle aynı şeyi düşünenlerden biri olmamak, yol kenarında bırakılmanıza sebep olur. İşte o zaman kendinize doğru yürür, kendinize yaklaşırsınız.
FARKINDALIK BİR CESARET SERÜVENİ!
Baktığımız zaman kim olursa olsun, farklıysa dışlanır genelde. “Farkındalık hastalıktır” diyor Dostoyevski. Oysa farkındalığı yakalayamayanlar değil midir hayatı yakalayamayanlar? Tıpkı bakıp da göremeyenler gibi.

Kesinlikle! Hugo ‘Farkındalık hastalığa doğru bir yolculuktur’ diyor hatta tam anlamıyla. Farkındalık sorgulamak, anladıkça mutsuzluğa göğüs gerebilmek demek. Farkındalık bir cesaret serüveni. Ezberini bozmayan bir fondamentalist örneğin, çok mutlu çünkü içinde bulunduğu dünya onun için tasarlanmış bir fanus. Davranış biçimi, duruşu ve ağzından çıkacak her bir cümle başkaları tarafından dikte edilmiş.

İKİ ARTI İKİ DÖRT YAPMAZ!
Yetişip gelirken zor koşullarla karşılaşmışsınız. Hayatla erken yüzleşmişsiniz.

Fransa’da, çocukluğum ve yetişkinliğimde maddi durumumuzun iyi olmaması beni hazır olmadığım bir hayata, bir sorumluluk duvarının dibinde bıraktı. Boş vakitlerimde şiirler karalar, çizgi romanlar okurdum. Beş altı yaşlarındayken masanın üzerine çıkar, dans eder, komiklikler yaparak milleti güldürürdüm. Bugün şunu çok iyi biliyorum; sevgiye ve ilgi çekmeye ihtiyacım vardı. Kompozisyonlarım ilham örnekleriydi. Matematikte ise iki artı iki her zaman dört yapmazdı benim için.

DOKTOR, MÜHENDİS OLMAYAN ADAM DEĞİL!
Hayata farklı pencereden bakmakmış o yaşlarda bile, sizin için önemli olan.

Hayatı daima göreceli ve esnek geometri penceresinden bakarak yaşadım ve bedelini yediğim dayaklarla ödedim. Babam için durum çok aşikardı; doktor, mühendis olmayan adam değildi. O da, ben de doktor olamayacağımı biliyorduk.
Federico Garcia Lorca “Sanatta en büyük günah sıkıcı olmaktır” diyor. Sanat deyince sizin aklınıza ne geliyor?
Çok doğru demiş Lorca. Çocukken arkadaşlara oyun dağıtıyordum. Tiyatronun varlığının, olduğunu bilincinde olmadığım yaşlarda. Sanat, tiyatro benim hayatım! Bazı insanlar yaptığı mesleği isimlendirmeden icra ederler. Tiyatro da benim için öyle olmuş o yaşlarda. Çocukken, doğaçlama nedir bilmezken tiyatro yapmışım. Annem çok iyi hatırlar, işten döndüğünde bir gün evin kapısını açtığında yerde uzanan cesedimle karşılaşınca kalp krizinden ölecekti kadıncağız. 6 yaşındaydım, üzerime salça sürmüştüm, yerler kanlar içindeydi sanki. Yani diyeceğim o ki; tiyatroyu ben seçmedim, tiyatro beni seçti! Hayatın sıkıcı zincirlerinden hep kurtulmak istemişimdir. Ilık duygulardan, ölümden kaçmak gibi bir ruh halindeyim bugün hâlâ. Sanat, affetmeyi öğretti bana. Bir kaos içindeyiz ve bu çılgın kaosun içinde zaman zaman kahkaha atma fırsatlarımızın olduğunu görüyorum. Kısacası hayatımı kurtaran unsurların başında geliyor sanat ve tiyatro.

Sanatçılar, sıra dışı ve melankolik olarak bilinirler. Siz de melankolik misiniz?

Aristoteles, sanatçıyı istisnai ve sıra dışı, melankolik insanlar olarak tanımlıyor, Bu tanımlamaya itiraz edecek kelime bulamıyorum. Ama yanlış anlaşılmasın melankolik derken Vincent Van Gogh ile ortaya çıkan ‘Lanetli Şair’ imajından uzak durmak şartıyla. Balzac’ın dediği gibi, akımlardan, ekollerden, uzak kendi dünyasında kuralları ile ayakta duran ve o sayede insanları anlamaya çalışan biriyim.

Sadece paylaşmak için...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*